2021-10-19 09:59:20

UZM. DR. SEHER TANIDIK

  • 672
image

Ayşânım

Çaresizliğin bu evdeki haliydiler, Ayşânım ve Mustafa Bey... Dile kolay, kırk dört yıldır birlikte yaşamış, birlikte yaşlanmışlardı ama öyle belalı bir zamandaydılar ki, kırk beşinci yıllarını görecekleri şüpheliydi.

Evlendikleri gün sonsuza dek değişmişti isimleri. Ayşe Hanım, kocasına Mustafa Bey ya da çoğu zaman “Bey” diye hitap ederdi. Mustafa Bey için karısının ismi en kolayından Ayşânım’dı. Kısaltılmış bile olsa sevgi dolu, yumuşak bir telaffuzla söylendi yıllarca.

Pembe yanaklı, beyaz tenli, güzelce bir Arnavut kadınıydı Ayşânım. Güneşle beraber kalkar, halis zeytinyağından imal ettiği kremini sürmeden çayın suyunu bile koymazdı. Ruj değmemiş pembe dudaklarının arasında parlayan beyaz dişleri en değerli süsüydü. Seyrelmiş ve beyazlamış olsa da hâlâ biçimli kaşları, hareli yeşil gözlerine pek yaraşırdı.

Mustafa Bey dediğim dedik bir İstanbul beyefendisiydi. Çok okur, çok bilir, çok konuşurdu. Rumeli mübadili babasından yadigâr Arnavut kanını mücevher gibi taşırdı. Zayıf gövdesiyle dimdik yürürdü her daim. Karşısındakinin gözünün içine çakmak çakmak bakardı. Beyazlaşmış saçlarını bile severdi. Uçları sararmış bıyıklarından başkaca şikâyeti yoktu.

İki ihtiyarın yaşlandıkça küçülen hayatları, dünyanın başına bela olan virüsten sonra daha da daralmıştı. Yaşlılara gelen evden çıkma yasağıyla hurdaya ayrılmış, bir köşede unutulmuşlardı. Saatler yavaşlıyor derken duruyordu. Evlerine sokulmadan, onlara bulaşmadan bile hayatlarını çalmıştı bu virüs. Yaşıyorlardı kim sorarsa, dünyanın geri kalanı kadar yaşıyorlardı işte. Günde üç defa karınlarının acıktığından belliydi yaşadıkları.

İstisnasız her akşam oturduğu koltuktaydı Ayşânım. Gözlerini sokağa dikmiş, geçmişi özlüyordu. Giriş katında oturmanın en güzel tarafı gelip geçeni izlemekti bir zamanlar. Bir dünya hayat, bu pencereden naklen yayınlanırdı. Şimdilerde ise okul yoktu, çoğu kişi için iş yoktu, akşam bir saatten sonra dışarıda hayat yoktu.

Baharın çiçeklerle süslediği bahçeye sadece pencereden bakmak gücüne gidiyordu Ayşânım’ın ama Ali öyle söylemişti. Söylemek ne kelime, emretmişti. Konu komşu toplanıp bahçede içilen çayların tadını hatırladı Ayşânım. Masa örtüsünün çiçekleri kirden, tozdan görünmez olmuştu şimdi. Derin bir iç çekti. İyice sulu göz olmuştu son zamanlarda.

Aylardır markete pazara çıktığı yoktu. Oğlu Ali haftada bir uğrar, poşetleri kapıdan bırakırdı. Doktor olduğundan virüs taşırım korkusuyla pandeminin başından beri eve gelmiyordu. Oğlunun yokluğunda, çekilmiş bir dişten geriye kalan boşluk gibi sırıtan odasını çamaşır odası yapmıştı Ayşânım. Duvarlardaki fotoğraflarla birlikte iş görür; yıkanmış çamaşırları asar, kurutur, katlardı.

Kadın kısmı evin içinde temizlikle, yemekle falan oyalanırdı ama Mustafa Bey ne yapsın? Yasaklar yüzünden kapı duvar olalı keyfi iyice kaçmıştı. Aylarca bir aşağı bir yukarı dolanıp durdu evin içinde. Kütüphaneyi indirdi, yeniden düzenledi. Sevdiği kitapları tekrar okudu. Bir ara mutfağa girmeye kalktı, Ayşânım kovaladı onu. Bir bardak kırdı diye kıyamet koparmıştı.

Aşıların konuşulmaya başlandığı günlerde aradı Ali. Müjde verircesine, “Aşı randevusu aldım sizin için,” dedi. “He,” dedi Mustafa Bey, onu da yarım ağızla dedi. Aşı günü geldiğinde ne kendisi gitti ne de karısını gönderdi. Ben bilmediğim şeyi olmam, sen de olamazsın diye son sözünü en başta söyledi. Asıl o aşılar öldürüyormuş, dedi. Virüs diye bir şey yokmuş, dedi. İlaçlar çok zararlıymış, dedi. Nuh dedi, peygamber demedi.

Ayşanım oğluyla kocasının arasında kalmıştı. Okumuş, doktor çıkmış oğlu, “Bu dünyada bu meretin tek çaresi aşıdır,” diyorsa doğruydu elbette. Ancak kocasının inadını, o meşhur Arnavut inadını da bildiği için üstelemiyordu. Hem koca koca doktorları dinlemeyen adam onu mu dinleyecekti. Yaptıracaksa bile karısı ısrar etti diye vazgeçerdi. Laf aralarında söyledi birkaç kez. Her seferinde artan bir tepkiyle karşılaştı. Sustu sonra, vazgeçti. Cahile öğretebilirdin ama anlamak istemeyene ne desen boş.

Mustafa Bey yatağında gözünü açtığı bir sabah, perdelerin arasından sızan güneş tam gözüne nişan almıştı, bir de ona söylendi. Mutfaktan gelen tıkırtıları duyunca acıktığını hissetti, kalktı. Ayaklarını yere bastı ama kemiklerini üst üste dizemedi, eğreti bir kamburlukla çıktı yataktan. Sırtı ağrıyordu, birazcık da dizleri. Mutfakta buldu Ayşânım'ı. Ona da kızgındı dünden beri ama nedenini hatırlayamadı. İştahı kaçtı birden, tek laf etmeden tuvalete geçti.

Bir ara üşüdüğünü fark edip hırka aranırken Ayşânım’ın üzerindeki tiril tiril bluzu görünce irkildi. Elini alnında, yanaklarında gezdirdi; ateşi vardı sanki. Ses etmedi. Çok değil birkaç saat sonra boğazı ağrımaya başlayınca kaşları çatılıverdi. Yatağa girip battaniyenin altına saklandı hemen.

‘Bu hastalık o hastalık mı yoksa? Nereden buldu beni bu meret? Birkaç kere bahçeye çıkmıştım, o kadar. Açık hava diye, rüzgârlı diye dert etmemiş, çay içmiştik üst komşuyla. O da en fazla üç bardak.’ Tepesine kadar çekti battaniyeyi, başını çıkarmadan yattı. Koca dünyada sığınılacak tek yer burasıydı. Karasinek düşünceler geziniyordu zihninde:

‘Demek gerçekmiş televizyonda söyledikleri. O küçücük şey benim gibi bir adamı devirebilir mi? Yok canım, ilk defa hasta olmuyorum ya? Uyuyup uyansam geçer gider hepsi.’ Gözyaşlarının yastığı ıslattığını fark etti. Kimse görmüyordu, dert etmedi.

‘Ya Ayşânım? Ona da bulaşmış mıdır? Bulaşmıştır ya... Çok bulaşıcı bir virüs diyordu televizyonlar. Benim yüzünden mi ölecek Ayşe, birkaç kere bahçeye çıktığım için mi? Birazdan yatmak için yanıma gelir. Kovalarım gider. Gitsin, nerde istiyorsa uyusun. Ne kadar geç öğrenirse o kadar iyi.’

Kâbuslar içinde delik deşik uyudu. O uykuya dalınca geldi Ayşânım, kocasını merak etmişti. Terli alnına, kızarmış yüzüne değince içi cız etti. Arkasını dönmesiyle yatağın yanındaki sehpaya çarptı. Üzerindeki bardak yere düştü, yuvarlandı. Sese uyandı Mustafa Bey, “Ne giraysın odama?” diye bağırdı. “İyiyım ben, birazıcık ateş ile adam ölmez a... Meraklısın beni öldüresin?” diye kestirip attı. Doktor dedi, hastane dedi Ayşânım. Yok dedi Mustafa Bey. Hastaneye gidenler ölüyormuş, diyecekti. Diline getiremedi ölümü, sustu. İnsanoğlunun giderayak birilerini, kimseyi bulamazsa kendini kandırmaya çalışması ne tuhaf.

Sonraki günler zor geçti. Ölüm, davetsiz bir misafir gibi dolanıyordu evlerinde. Bazen yatağın karşısındaki kadife koltuğa kurulup gözlerini dikiyordu Mustafa Bey'e. Aldığı nefesleri geriye sayıp, sonuncusunu bekler gibi bakıyordu. Bazen de yatağın başucuna dikilip sabırsızca söyleniyordu ölüm. “Hadi ama... Ne kadar kaçabilirsin ki?”

Ayşânım’ın gözleri kapalı perdelerin karanlığına alıştığında kocasından ses seda gelmemişti hâlâ. Sevindi. Uyanık olsa kapı aralığından gördüğü anda kovalıyordu onu. Ayaklarının ucuna basarak karyolaya yanaştı. Kocasının alnına avucunun içiyle usulcacık dokundu. Ferah bir gülümseme yayıldı yüzüne. “Ah şükür! Galiba düşey ateşin, şükür Allah’a.”

Koltuğa oturup hayat arkadaşını seyretti endişeyle. Üç günde yüzünün derisi incelmiş, kemiklerine yapışmıştı sanki. Derin bir iç çektikten sonra ağzının içinden söylendi. “Dedim sana o gün çıkma bahçeye, ama dinlemeysın hiç beni. İyi ki ben de seni dinlemeyıp aşı olmuşum. Yoksam şimdi ben de yatacak idim yanında.”

Ayşânım’ın aşı olmak için evden çıkamadığını anlayınca Ali çözmüştü meseleyi. Babasının uyuduğu bir gece gelip, kapıdan aşı yapıvermişti annesine. Ruhu bile duymamıştı Mustafa Bey’in. “Uyurken babama da aşı yapıvereyim,” demişti Ali ama Koca Arnavut’un dırdırından nasıl kurtulurdu Ayşânım. O gün biricik oğlunun yüzünü iki eli arasına alıp sevmiş, maskenin kenarından yanağını öpüvermişti.

Odada tuhaf bir kokusu hissetti, ürperdi. Ali'nin hastanesinde koridorlar böyle kokardı. Oturduğu yerden kalkmak istedi; gerisin geri düştü koltuğa. O da hastaydı belli ki ama ihtiyarlığa ilave halsizliği vardı biraz. Koltuğun kolçağından destek alarak bedenini doğrulttu. Suratını buruşturarak yavaşça ayağa kalktı. En zorunu başarmış gibi iki nefeslik dinlendi. ‘İhtiyarlık maskaralık’ diye geçirdi içinden. Dengesini sağladığına emin olunca küçük adımlarla döndü ve üç adımda pencereye ulaştı. Kalın kadife perdeler açılırken katmanları arasından tozlar havalandı, içeri dolan güneş ışığıyla parlayarak odanın dört bir yanına dağıldı. Sonuna kadar açtı pencereyi. Yatağa vuran ışık, hastanın solgun yüzünü açığa çıkardı. Endişeyle baktı eşine:

“Mustafa Bey! Ne ka beyazlamış sıfatın? Bir çorba içirebilsem sana,” dedi yalvarır gibi. İster miydi acaba? Huzurlu bir gülümseme vardı yaşlı adamın yüzünde. Kocasına yaklaştı, omuzuna dokundu, ses yok. En kötü ihtimaller hızlıca doluştu zihnine. Sesini yükseltip “Mustafa Bey?” diyerek dürteledi, yine yok. Korkuyla sarstı en sonunda. İşte o zaman başı yana düştü Mustafa Bey’in. Gözleri yukarıda bir şeyler arıyordu. “Oy Mustafam!” diye keskin bir ses çıktı Ayşânım’ın dudaklarından. Ardından gelen sessizliği dinledi yanı başındaki yastık, yeşil koltuk, kadife perdeler. Uzadı sessizlik. Sağına soluna bakındı; ne yapacağını, ne diyeceğini bilemedi. “Sandım ki düşey ateşin. Ne bilirim ben? Ah be Mustafam! Kaç defa öldün ki?” dedikten sonra kendini koltuğa bırakıverdi.

Bu haberlere de bakabilirsiniz

15 TEMMUZ MİLLETİN ASALETİDİR..

Tam 7 yıl önce 15 Temmuz gecesi karanlık güçlerin maşası olan fetöcü hain teröristler tarafından ç..

Şehit Dr. Ekrem Karakaya'yı Unutmadık, Unutturmayacağız..

Bugün burada Uzman Doktor Ekrem Karakaya’nın bir yıl önce canice hayattan koparılışının yıl dönümü ned..

KONYA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANIMIZA TEŞEKKÜRLERİMİZİ SUNDUK..

Başkanımız Prof. Dr. Bahadır Öztürk, Konya Büyükşehir Beledi..